Some videos about Angela’s work, her being irrespective, difficult to catch, difficult to control etc.

Advertisements
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Angela’s ground work

From now on we will keep you posted with Angela’s evolution.

Angela is our second mare. She lives in a herd day and night.I got her when she was 3 years old, she really gave me a hard time ! She was aggressive and dangerous. After having tried hard with professional help and questioned myself, I decided to give her to someone in exchange for good care because she was impossible to sell. She can jump huge jumps if she wants, but she is not careful and very difficult to ride. She was neither an amateur’s nor a professional’s horse. For 4 years she lived in the first free-living herd in Belgium at Carine Tiran’s farm. I recuperated her in June 2013. We started to work her with natural methods and she has already made a lot of progress and we will keep you posted of her evolution on this page with some videos as well !

1533924_555314681230909_188798740_n

for more photos go to

https://www.facebook.com/media/set/?set=a.555313234564387.1073741829.543908549038189&type=1

 

 

 

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Umut Turmus’un hikayesi

IMG_9362

Ben Ümüt Turmuş 01.01.1992 tarihinde Kayseri’nin Melikgazi ilçesinde dünyaya geldim. Benim çocukluğum diğer çocuklardan farklı geçti, ben kendimi bildim bileli insanlara, topluma karşı görüşüm hep farklı olmuştur. Çünkü nereye baksam veya hangi topluluğa girseşahsımın benliğimin kabullenemediği hal hareket ve davranışlarla karşılaştım. Toplumu oluşturan bireyler birbirlerine karşı samimi dostça duygularla değil de hep menfi duygular içerisinde birbirlerine yaklaşmaktaydılar.  Bu davranışlarda gerçekten beni içten içe yakmakta, yıkmakta ve git gide toplumdan uzaklaşmama sebep oluyordu. Çocukluğumun ilerleyen zamanlarında anladığım kadarıyla ailem şehir hayatına uyum sağlayamadığından dolayı ben 9 yaşlarındayken Talas ilçesinden şu an hala yaşamakta olduğumuz Saraycık köyüne taşındık.

Talas ilçesinden Saraycık köyüne taşınmaya karar verilen zaman zarfında inanılmaz farklı duygular ve düşünce içerisinde umut doluydum. O köyden farklı beklentilerim vardı! Oradaki insanları yaşamış olduğumuz şehirde ki insanlardan farklı görüyordum. Oysaki şu gerçeği anladım ki insanın ne olduğu her yerde düşünce ve davranışları  ayniymiş. Ve bir daha büyük bir hayal kırıklığı içerisinde yaşarken, hani kuru bir yaprağı rüzgâr savurur misali bende hayat rüzgârında savruluyordum. İşte o an, ne yapacağımı bilmezken dedem İbrahim Turmuş köy hayatının bellice geçim kaynağı olan büyük baş hayvan besiciliğine başladı. İşte o an benim hayatımın dönüm noktası olmuştu. Artık biz insanların birbirlerine, çıkarlarını elde etmek için haince, kalleşçe yani insana yakışmayacak davranışlarından bıkmıştım. Kendimce insanlara karşı hayvanları daha masum daha  saf görüyordum ve dünya meşgalesi içinde olmadığımdan dolayı artık dayanılmaz yalnızlığımı hayvanlarla arkadaşlık edinerek onlarla dostluk kurarak gidermeye çalıştım. Ve böyle böyle artık içimi toplumdan çok hayvanların sevgisi sarmaya başladı. Günümün hemen hemen her vaktini hayvanlarla uğraşarak geçirmeye başladım ve onları tanıdıkça onlara sımsıkı sarılmaya başladım. Artık hayatımın inanılmaz bir parçası haline gelmiştiler.

Yalnız bu güzellikler içerisinde çirkin davranışlarda oluyordu. Misalen insanlar kendi zevkleri için köpek dövüşleri yaptırıyorlardı. Bunun yanı sıra doğa da yaşayan sahipsiz yılkı atlarını yakalayıp hiç yaşına bakmadan yaralı, sakat ve hatta hatta neyin ne olduğunu bilmeyen masum zavallı taylara biniyorlar ve horca davranıyorlardı. Ve bunlara bile bile şahit olmak ve onlar için bir şeyler yapamamak beni derinden yaralıyordu. Bu zulmün karsısında insan kahroluyordu. Bu zulümler sayesinde çaresizce seyirci kalmaktansa bu davranışların olmadığı bir yere gitmeyi arzuluyordum. Misalen kimsenin olmadığı bir dağ ortasında yaşamak veya koca bir deniz ortasında adada yaşamak veya uçsuz bucaksız yolculuğa çıkmak gibi. Bu hayaller içerisindeyken 12 yaşlarındayken ailemden uzaklaşmak zorunda kaldım. Tatil zamanlarında İzmit’te akrabalarımın yanında çalışmaya gidiyordum. Bu zaman içerisinde hayvanları özlüyordum, onlarla oynamayı, gezmeyi, onları otlatmaya hasret kalıyordum. Okul zamanları tekrardan köyüme geliyordum. Köyü gördükçe şahit olduğum o kötülükler aklıma geliyordu. Bu ikilem içerisinde hayatımı devam ettirmeye çalışıyordum. Gel zaman git zaman derken, artık hayat çekilmez bir hale gelmişken tarihe olan sevdamın yanı sıra beni bana anlatan içimdekileri bana haykıran atlara sevdalanmıştım. Kendi kazancımla bir at alma hayalim vardı. Ama hayalimde ki at sıradan bir at değildi, hayalimdeki at daha yaşını doldurmamış ve hiç kimseyi tanımayan bir taydı. Çünkü tayı kendim eğitmeyi istiyordum. Bir arkadaş bir dost misali, aynı zamanda onun içinde sadık bir yoldaş olacaktım. Bunun yanı sıra sadece beni bilecek, sadece beni tanıyacaktı. Allah’tan bunu ister böyle dua ederek hayallere dalardım. Derken bir gün, 28.11.2009 Cumartesi günü öğle vakti civarında karşı köylerden bizim köyün otlak alanına doğru gelen yılkı atları köy halkının dikkatini çeker. Köy halkıda kendilerine bir at yakalamak için atlara doğru yönlenerek atların yanına varırlar. Atların kaçmaması için etraflarını sararlar. Köyün biraz dışında terkedilmiş bir ahır bulunuyordu. Köylüler o atları terkedilmiş ahıra doğru yönlendirirler ve hepsini ahıra koymayı başarırlar. Herkes teker teker atları  tutmaya başlar. Atların hepsinin gözünde aynı  korku, aynı masumiyet ve aynı çaresizlik, o çaresizlik içinde bir o yana bir bu yana çırpınıp dururlar. O dört duvar içerisinde ne kadar çırpınıp ne kadar kendilerinin duvardan duvara vurmalarda yakalanmaktan kurtulamazlar. Atları yakalayan zalimler köyde cirit atmaya başlarlar. O arada ben atların sahipli olduklarını düşünerek evde oturuyordum. Elimden geldikçe evden çıkmamaya çalıştım. Çünkü kendimi biliyordum dışarı çıksam dayanamaz ben de bir at yakalardım. Benim görüşümde başkasının malına göz dikmek, yakalamak veya sahiplenmek hoş bir davranış değildir. Ama bu süreç içerisinde içim içimi yiyordu. İçimde dayanılmaz fırtınalar kopmaktaydı. Çünkü yanı başımda en büyük hayalim olan atlar vardı. Bir el uzaklığı kadar yanımdaydılar. Sanki elimi uzatsam tutulacak gibi duruyorlardı. Onlara ulaşmam için kapıdan çıkmam yeterliydi. En büyük hayalimde olsa elimin tersiyle yitiyordum, onlara ulaşmamak için kendimi zor tutuyordum. Hayalime ulaşmak o kadar kolaydı ki hemen yanı başımdaydılar. Bende bir at tutmak istiyordum, acaba hayatımda ki at bu sürü demiydi?

Acı gerçek şu ki her ne kadar bu isteğimi dizginleyebilsem de gözlerim ve kulaklarım dışarıdaydı. Hani bir ateşi yakmak için bir kıvılcım olur ya ateşte yanmak için o kıvılcımı bekler ya işte o kıvılcım misali kulağıma bir fısıltı geldi çok sevdiğim bir arkadaşımdan! Atların, sahipsiz yılkı atları olduğunu söyledi. Belki yanlış belki doğru bir bilgiydi bu. İşte o an bir kıvılcım ateşi ateşler ya bu haber de beni ateşledi. Artık bende nefsime yenik düştüm. Hedefe atılan ok misali bende o terkedilmiş ahıra doğru koşar adımlarla ilerliyorduk bir kaç arkadaşla beraber. Birkaç dakika sonra atların yanındaydık. Ben de bir at tutacaktım kendime. O kadar çok heyecanlıydım ki atlara bakarken durmuş onları süzüyordum. Atların bir çırpınışı vardı ki o çırpınışlar kaşsısında gözlerim doldu. O dolu gözlerle atlara bakıyordum derken kestirmiştim bir tayı gözüme. O tay işte Yılgın’ımdı.  Çok masum çok saf bir duruşu vardı. Sanki annesine sığınırcasına duvarın köşesinde duruyordu. Belli ki annesi yanında yoktu, kim bilir belki de annesini kaybetmişti veyahut hangi zalim annesini ayırmıştı acaba? Belki yalnızlıktan belki de korkudan olsa gerek tir tir titriyordu. Ayakta zor duruyordu. Kim bilir ne dayanılmaz korkular içindeydi. Belki yalnızlıktan belki de annesizlikten olsa gerek çok zayıf çok cılız bir haldeydi.Işte o an karar verdim sanki o tay beni bana anlatıyordu. Belki de bende toplum içinde bu haldeydim. Kim bilir İnsanda göremediğim sıcaklığı onda görmüştüm ve tutmaya karar verdim.

Arkadaşlarla beraber etrafını sardık ve yakaladık . Zayıflığından olsa gerek kaçmaya çalışırken şahlanarak sırt üstü yere düştü. Ayağa kaldırdım ve dışarı doğru ilerledik. Eve doğru gittikçe zor da olsa arkamdan geliyordu. Vakit bir hayli ilerlemişti. Aksam üzeri eve geldik. Yılgın’ımın verdiği sevinçle gelmiştik ahırın önüne. Ahıra girmeye çalışıyorduk, bizi bayağı bir zorluyordu. Ahıra koymaya çalışırken bir anda dengemizi kaybedip, ikimiz de yere düştük ve göz göze geldik. Öyle masum öyle ürkek bakışı vardı ki içimi sızlattı. Onu kucaklarcasına yerden kaldırarak ahıra koymayı başardım ve ahırn bir köşesine bağladım. Biraz saman biraz da toz yem verdim önüne. Kapıyı kitleyip eve girdim.

Tahmini 3-5 aylık olsa gerek, dişi al bir taydı. Alnında akıtması vardı. Ne kadar evde olsam da aklım tayda kalmıştı. Belki korkudan belki de yorgunluktan olsa gerek yem yemiyordu. Belki de içinde olduğu durumdan memnun olmadığının göstergesiydi bu. Onu düşünürken içim de buruk bir sevinç vardı.

Düşündüm !!! Bu tavrım doğru muydu acaba ? Aklım karma karışıktı, bir yandan da üzülüyordum. Çünkü onun özgürlüğünü kısıtlamıştım. Sırf kendi zevkimden dolayı onu sürüden ayırıp dört duvar arasına koymuştum. Bir yandan da onunla geçireceğim güzel vakitlerin hayalini kuruyordum. Çok sevinçli ve heyecanlıydım.  İçim içime sığmıyordu. Onunla birlikte dörtnala koşacağız, paraşütle atlayan askerlere doğru gideceğiz, sabah vakti seher rüzgârıyla yarışacağız, akşamleyin gün batımına doğru gideceğiz, onunla oynayıp gezeceğiz hayaliyle dalıverdim.

Sabah erkenden kalktım heyecanlı bir şekilde yatağımdan atladım, koşar adımla Yılgın’ıma bakmaya gittim. Yılgın’ım hala şoktaydı. Sanki birileri ona zarar verecekmiş gibi köşede büzüşmüş bir haldeydi. Önündeki yemini yememiş suyunu içmemişti. Gözlerim arkada ahırdan eve geldim. Yılgın’ımın o hali canımı yakmış olsa ki bende doğru dürüst kahvaltı yapmamıştım. Zorda olsa bir iki lokma yedim, lokmaları yedikçe boğazıma düğümleniyordu. Aklım hep ondaydı.

Köyden bir süreliğine uzaklaşmak mecburiyetindeydim. Çünkü arkadaşlar ilçede maç almışlardı. Buruk bir şekilde ilçeye gittim. İkindi vaktine doğru köye geldik. Koşarak eve gittim ve beni şok edecek bir haber aldım. Köyde tutulan atların karşı köyden gelen insanlar tarafından toplanıp götürüldüğünü öğrendim. Yarı şaşkın yarı üzüntülü bir boğuk ses tonuyla Yılgın’ımı anneme sordum. Annemin haberi yoktu. Oğlum benim hiçbir şeyden haberim yok köye kim geldi kim gitti Yılgın’ı sorarsan ahırda duruyor dedi. O an sevinçle sıçradım yerimden ve Yılgın’ın yanına gittim. Yılgın’ı görünce tekrardan hüzünlendim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bu durumda sevinse miydim yoksa üzülmesiydim ? Garip bir duygu sarmıştı içimi. Bir yandan mutlu oluyordum Yılgın’ım yanımda kaldığı için diğer yandan üzülüyordum onu bu halde görürken. Bir anlık pişmanlık duydum. Çünkü Yılgın’ı artık sürüsünden ayırmıştım. O koskocaman sürüden sadece Yılgın’ım kalmıştı. Bu saatten sonra onu yüz üstü bırakamazdım ama bu durum git gide beni rahatsız etmeye başladı. Derin derin düşünceler sarmıştı zihnimi ! Madem bu atların sahibi vardı Yılgın’ın yanımda ne işi vardı. Bu benliğimin kabullenemeyeceği bir durumdu. İçimde ki bu çıkılmaz duyguları gidermek için bu atların mazisini araştırmaya başladım. Kafamda ki soru işaretleri şunlardı : Nereden gelmişlerdi ? Sahipleri kimlerdi ? şimdi neredeler ? Mademki sahipleri varsa atların bizim köyde ne işleri vardı ? Araştırmalarım derinleştikçe içimi bir kuşku sarmıştı. Çünkü atların sahipsiz olduğu kanaatine vardim.Ve Yılgın’ımın ailesi olan sürünün başka yerlerde tek tek satıldığını öğrendim. Bu durum karşısında çaresizlik içinde kalakalmıştım ! Kim bilir o garipler şu an neredeydi ne haldeydiler ? Belki de yeni yerlerinde mutlular mıydı ? Yoksa gözlerinde ki o çaresizlik içinde savruluyorlar mıydı ? Onların bu şekilde olduğunu düşündükçe büyük bir inançla Yılgın’ıma sımsıkı sarılmaya başladım ! Onu asla bırakmayacağıma dair ona söz verdim. Onunda diğer atlar gibi meçhul bir hayat sürmesini istemiyordum.

Onu bir aksam perişan, yalnız, garip bir şekilde kalmasına dayanamazdım. Hem zaten bir kere ailesinden ayırmıştım ve istemeyerekte olsa onun özgürlüğünü kısıtlamıştım. Artık benim için o, onun için de ben vardım. Bu geçen zaman zarfında sürüden olsa gerek hala iştahı açılmamıştı ve yemi hiç yemiyordu. Bu durum beni çok üzmüştü. Günlerce oturup hüngür hüngür ağladım. Ama ne yazık ki yapılacak bir şey yoktu. Ne kadar ağlasam ne kadar sızlasam da bu durumu değiştiremezdim. Annem ve babam hem kızıyorlardı hem de teselli veriyorlardı. Zamanla Yılgın’ın iştahının açılacağını ve yem yiyeceğini söylüyorlardı. Bu karmaşık duygular içeresindeyken ne kadar teselli verseler de bir o kadar kızıyorlardı bana. Yılgın’ı bırakmamı istiyorlardı. Yılgın’ı bir türlü kabullenemiyorlardı. Yılgın’a olan hırslarını benden çıkarıyorlardı. Yılgın’ı kabullenmeleri bayağı bir zaman aldı. Bu zaman zarfında zor da olsa Yılgın biraz alışmaya başladı. Günler geçtikçe yemini yiyor, suyunu içiyor ve bana da ısınıyordu.  Hani mecburiyet var ya o mecburiyetten olsa gerek sonunda ahırına alışmıştı. İşte o an anladım ki beni kabullenmişti. O kaybettiği sürü misali benimle ilgileniyordu. Zamanla onunla arkadaş olmuştuk. ilk dışarı çıkardığım zaman kurban bayramının ilk günüydü. Dışarı çıkardığım vakit sanki sürüdeymişçesine benim yanımdan ayrılmıyordu. Ben nereye gitsem o da peşimden geliyordu. O zamanlar lise son sınıftaydım, üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Okuldan arta kalan zamanlarımı hep Yılgın’la geçiriyordum. Bazen uzun bir ipe bağlayarak dışarıda otlamasını sağlıyordum. Sırf onun otlaması için ve yalnız kalmaması için yanında uzandığım vakitlerde oluyordu. Üniversite sınavları olmasına rağmen vaktimi hep onunla geçiriyordum. Üniversite sınavı aklıma bile gelmiyordu. O kadar çok kabullenmişti ki beni sanki.

Annesi veya arkadaşıymış gibi bir anlık da olsa gözünün önünden ayrıldığım vakit beni arıyor ve beni çağırıyormuşçasına kişneyerek etrafta beni arardı.

O zamanlar aklımda üniversiteye gitmek yoktu. Ve ailem benim okumamı çok istiyordu. Bu arada Yılgın’a daha iyi bakabilmek için internet araştırmaları yapıyordum. İnternette gezinirken at antrenörlüğü bölümü gözüme çarptı. İşte o an at antrenörü olmaya karar verdim. Ama ailem Yılgın’ı kabullenemediği gibi bu bölümü de kabullenemiyorlardı. Gene aynı karmaşık duygular içerisindeyken askere gitmeyi ve bazen uzun yola çıkmayı en çok da herkesten uzaklaşmak için ağır vasıta şoförlüğü bile yapmayı düşündüm. O sene bile bile üniversite sınavlarına girmedim. Boş zamanlarımı il ilçe arasında geçirmeye başladım. Yılgın’dan uzaklaşmamak için şehir dışına çıkmıyor ve geceleri çalışıyordum. Gündüzleri ise vaktimin çoğunu Yılgın’la geçirmekteydim. Zorla yetersiz uykuyla ve de Yılgın’ın sevgisi olsa gerek o durumda ayakta duruyordum.

Ailemin okumamı istemesi sebebiyle ve zoruyla dershaneye kaydoldum. Tekrardan sınavlara hazırlanmaya başladım.  Ama bu sefer aklımda tek hedef vardı, antrenörlük bölümü ! Ailemin kabullenemediği acı gerçekte olsa ve de karşı çıksalar da,  bile bile antrenörlük tercihini yapacaktım. Bu suretle sınava ayrı bir heyecanla ve de azimle çalışıyordum. Nihayet üniversite sınavları gelmişti ve sınava girmiştim. Ailem ve yakınlarım benden farklı mevkiler beklentisi içerisindeydiler. Fakat benim gözümde mevkiinin bir önemi yoktu. Yılgın’la birlikte yılkı atları ile diğer ırklara bakış açım netleşmişti. Çocuksu bir hayal olsa gerek antrenör olursam ve de ileri ki seviyelere ulaşırsam özellikle yılkı atlarına bir barınak ve de dünyaya onların ırkını veya sesini duyurma düşüncesindeyken antrenörlük bölümünü tercih yaptım ve büyük bir umutla, arzuyla beklemeye başladım. Nihayetinde at antrenörlüğünü okumaya hak kazanmıştım.  Aslında bu bölümü başta Yılgın olmak üzere ve de hayalimi gerçekleştirmek için istiyordum. (Bu arada Yılgın Reis’in benim olması için ve de vicdanımın inleyen sesini bastırması için bir şekilde elimden geldiği kadar Yılgın’ın maddi değerini vermek istiyordum. Başta Aksakallılar olmak üzere bilgin insanlara danışmaya başladım. Derken Müftülüğe kadar gittik, Yılgın’ın maddi durumunu bir hayır kurumuna bağışlamaya karar verdik. Bu durum karşısında ben de Yılgın’da rahat edecektik. Artık kimse Yılgın’ı sahipsiz bilmeyecekti. İnancımız gereği artık vicdanım rahatlamıştı ve de Yılgın tamamen benimdi.)

Ailem zor da olsa Yılgın gibi bu bölümü de kabullenmek mecburiyetinde kalmıştılar. Bu geçen zaman içinde Yılgın’la bütünleşmiştik. Sanki Yılgın beni ben Yılgın’ı tamamlıyorduk. Et tırnaktan ayrılmaz misali zor da olsa Yılgın’ı bırakıp okula gelmek zorundaydım.

Bir gün Eskişehir’in Mahmudiye ilçesinde bulunan Osman Gazi Üniversitesi Atçılık ve At antrenörlüğü bölümünde okumak için yola koyuldum. 2011 yılı eğitim öğretim süresini tamamlamak için eğitime başladım. Eğitim zamanı içerisinde büyük bir heyecan ve azim içerisinde bilgilenmeye ve bilgiler toplamaya başladım. Yılgın’ın özlemi hasreti arttıkça büyük bir azimle ve arzuyla eğitime daha çok yöneliyordum. Atların hayat hikâyelerini okudukça ve öğrendikçe daha çok mutlu oluyordum. Atlar hakkında aldığım bilgileri acayip duygular içerisinde olsa gerek tatilin gelmesini dört gözle bekliyordum.  Çünkü aldığım bilgileri Yılgın’a öğretmeyi düşünüyordum ! Derken nihayetinde tatil gelmişti. Aklımın aldığı kadarıyla da olsa atlar hakkında aldığım bilgiler için çok mutluydum. Kayseri’ye vardığım da sırdaşım ve de yoldaşım olan Yılgın’la bayağı bir hasret giderdim. Hasret giderdikten sonra aldığım bilgileri Yılgın’a öğretmeye başladım. ilk defa yaz tatili erken geçmişti. Bu süreç içerisinde okulda ve de diğer ortamlarda gördüğüm imkânlar burada yoktu. Bu duruma çok üzülmüştüm. Düşündüm kendi imkânlarım doğrultusunda az da olsa Yılgın’a karşı bir şey yapabiliriydim. Ama ne çare elden bir şey gelmiyordu. Eğitimimi tamamlamak üzere tekrar okula geldim. Eğitimimin tamamlanması üzerine ve de iş hayatına atılacağımdan dolayı Yılgın’ımı düşünüyordum.  Ne yapmalıydım acaba ? Yoksa herkesin yaptığı gibi kaderine mi terk etseydim ? Bu karmaşık düşünceler içerisinde etrafımda ki değer verdiğim insanlara danışmaya başladım. Bazıları satmamı istediler. Bazıları da kaderine terk etmemi yalnız başına bırakmamı istediler. Hatta ve hatta bazıları kasaba bile vermemi istediler. Bu durum karşısında çıkmaza girmiştim. Yoksa bunlardan birini mi yapsaydım ? Bunların hiçbiri içime sinmiyordu. Bunları yapacağıma onu uyutsam daha iyiydi ! En son karar olarak uyutmayı düşünürken aklıma okuduğum okul geldi. Okulun genel yetkilisi Sn. Hakan Çalışkan hocamla görüştüm. Çünkü bu geçen iki sene içinde benim gördüğüm kadarıyla burada ki imkânlar çok güzeldi. Burada ki imkânların 10 da 1’ini bile ben sağlayamazdım. Sağ olsun hocamız benim bu isteğimi geri çevirmedi ve beni çok bahtiyar etti. O sevinçle Yılgın’ı ben kendi imkânlarım doğrultusunda getirmeye karar verdim. Artık içim rahattı. Yılgın’ın buradaki imkânlardan yararlanacağı için mutluydum. Bir tek sorun vardı sadece o da Yılgın’ı buraya nasıl getirecektim. Yılgın’ı buraya getirmek için maddi imkânım yetersizdi. Geri dönüş yoktu hocamıza söz vermiştim artık. Mezuniyetten sonra Kayseri’ye Yılgın’ın yanına gittim. Yılgın’ın yol masrafını karşılamak için çalışmaya karar verdim. Ne iş olursa olsun yapmaya hazırdım. İş seçme seçeneğim yoktu ayrıca ailemin de haberi yoktu bu durumdan. Onlardan da yardım isteyemezdim. Bu çaresizlik içinde iş aramaya başladım. Sonunda istemediğim sevmediğim bir iş imkânıyla karşı karşıya gelmiştik. Bu arada ikilem içinde kalmıştım. Çalışmalı mıydım yoksa çalışmamalı mıydım? Başka çaremde yoktu çalışmaktan ! Mecburen zor da olsa Yılgın için çalışmaya karar verdim. Köylerde hamallık yapıyordum. Öyle çok zor öyle berbat bir işti ki insanın dayanması zordu. Yeri geldi kendimden ödünler verdim. Bu zorluklar karşısında kendimden çok Yılgın’ı düşünüyordum.  Artık kendimden kısıtlamaya başlamıştım.  Sırf Yılgın’ın yol masrafı çıksın diye bazı günler yiyip içmiyordum. Bu süreç hemen hemen bir ay sürdü. Bu süreçte normalde 82 kilodan 70 kiloya kadar inmiştim. Bedenim o kadar çok yorgun, bitkin ve uykusuz düşmüştü ki buna rağmen Yılgın’ın okulda ki faaliyetlerden faydalanacağını düşünerek devam ediyordum. Çünkü Yılgın’ı oraya götürsem buradan daha çok daha güzel imkânlar içinde yaşayacaktı.  Nihayetinde ne kadar yorulsak da ne kadar bitkin düşsem de sonunda Yılgın’ın yol masrafı olan parayı elde etmiştim. Yılgın’ı orda hayal ettikçe sevincim, mutluluğum bu bitkinliği örtüyordu. Bir an önce götürmek istiyordum. Şansıma zor da olsa, Yılgın’ı götürecek vanı bulmuştum. 17 Temmuz günü sabaha karşı Yılgın’ı vana bindirmek için uğraşıyordum. Ne kadar zor olsa da Yılgın vana binmişti. Bu arada etrafımda ki insanlar bana bir enayi gözüyle bakıyordu. Beni küçümsüyorlardı ve de yadırgıyorlardı. Bir at için değer mi gibi sözler kulağımda yankılanıyordu. Tüm bunlara rağmen Yılgın’la beraber yola çıktık. Fakat Yılgın’ın ilk van ile seyahati olduğundan dolayı korkmasın, kendine zarar vermesin diye 600 km’lik yolu Yılgın’ın yanında vanın içinde beraber geldik. Ve vakit ikindi civarı saat 5’e doğru okulun yanına geldik. Tesise götürüp padoka bıraktım. İşte o an hayalim gerçekleşmişti. Anlatılmaz duygular içindeydim.

O an içimi öyle bir huzur sarmıştı ki Yılgın’ı böyle tam teşekküllü bir ortama getirdiğim için mutluydum. Artık Yılgın yalnız değildi. Yeni arkadaşlar edinecekti. Burada hiçbir zaman benim veremediğim imkânlar doğrultusunda gerek yemi gerekse eğitimi hatta ve hatta kaldığı tavlası bile farklıydı. Benim elimde devam etseydi bunların hiçbirini sağlayamazdı. Padokta özgürce koştuğunu görünce işte o an ona karşı olan vefa borcumu yerine getirdiğime inanıyordum. Artık Yılgın’ım emin ellerdeydi ve gözümün kapalı bırakabileceğim Devlet koruması altındaydı. Tahminen burada hayatının geriye kalan bölümünü mutlu ve huzurlu geçireceğine inanıyorum.  Yılgın’ım yanıma geldiği ilk vakitler gibi yemini yememeye başladı. Ama Yılgın’ımın eskisi gibi korkusu yoktu. Belki de uzun yoldan olsa gerek ilk zamanlar onun yorgunluğu ve yolun stresini atması fazla sürmedi. Birkaç hafta sonra artık ortamına alışmıştı. Artık eskisi gibi boynu bükük değildi burada. Yılgın’ımı buraya getirmeme vesile olan Hakan hocama sonsuz minnet duygularımı beyan ederim. Ayrıca sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

YILGIN’IM HER NE KADAR DEVLET GUVENCESI ALTINDA OLSA DA GERCEK SU KI YILGIN BENIM EN SADIK YOLDASIMDIR VE HEP OYLE KALACAKTIR.

IMG_9383

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Buck Brannaman clinic in Koln 24 November 2013

IMG_7845IMG_7840

Last Sunday my daughter and I had the chance of participating to Buck Brannaman’s clinic in Koln. For those who don’t know him he is the guy who trained the horses in the movie “the horse whisperer” and advised Robert Redford.

We arrived to the clinic at 9 o’clock and when I saw everybody around me in their skiing outfit and blankets I realized we were going to have a hard time the rest of the day. But the charisma and the presence of Buck and our motivation to learn along with the Turkish flag made us forget the chill!

It was already the third day and he started with an exercise which I had never seen before. Unfortunately filming and taking pictures was forbidden so I will try to describe the exercise.

Bending the neck at the halt till my horse touches my boot is something I do every time I ride to loosen her up. But what he did I had never seen before.

He bends the horse to one side (to a large degree) takes one steps forward and bends the horse to the other direction continuously on a figure of eight or a serpentine. He continues this exercise until the horse gets even on each side of his body. This exercise makes the horse supple in his body, neck, mentally and learns to give in. As a result he softens in the mouth.

He emphasized on the importance of a SOFT FEEL.

Because when things don’t go as we wish we have tendency to change the bit. The thing is that the more we change the bit the more the horse gets used to the new bit until we use the strongest bit. When you realize you ride with too many kilos in each hand it is already too late!

This is why it is important for amateur riders to ride trained horses who have a good mouth so that they know how a soft feel should be. Because many riders are used to ride with heavy hands and have no reference point to what really a good mouth or soft feel is. They think it is normal to ride like that or to have horses that pull or hard in the mouth.

This is one of the reasons why I don’t want my daughter ride her friends horses because she will be frustrated of the feel in the mouth of these horses and won’t be able to help the horse in a short period of time.

He demonstrated this bending exercise many times before passing on to transitions with a soft feel. Transitions from a normal walk to slow walk back to normal walk again! Transitions from halt to trot trot to halt by using body weight. You must look for the soft feel after every time you do an exercise.

He backs up with flexion to the opposite side of the bend on a circle. Let’s say he bends the horse to the right and backs up towards the left. He finishes a whole circle backing up and then he does it on the other hand. If you teach a horse backing up you must release every time the horse takes a step back. While backing up the horse must move his feet at the same time on the diagonal he must not back up like a caterpillar J

As a show jumping rider I am a fan of George Morris and luckily I had the opportunity to ride with him years ago. In flat work for jumping we want our horses back up on a straight line with a straight neck whereas Michel Robert whom I admire a lot once had suggested backing up with a bend  in the neck for horses that have difficulty in backing up.

Actually as the masters of two disciplines (western and show jumping) Buck and George has a lot in common.Both emphasizes on mobilizing and activating the haunches which is the key to a supple horse and a good mouth. Buck said he won’t carry a crop but wears spurs. He says spurs must be worn as jewels and rarely used as a last resort. On the other hand George in his clinics wants everyone to have a crop. I also prefer to have a crop as I use it only as the prolongation of my arm.

Buck talks about a soft feel whereas George will say “if the horse carries his head high keep your hands at the same level (high) and wait till he accepts the bit.” Accepting the bit means the moment you get a soft feel! The following link shows George riding a mare who wouldn’t accept the bit.

http://www.youtube.com/watch?v=UggOc7mVRzY

Responsiveness of your horse is very important no matter what discipline you are doing because if your horse is behind the bit he is behind the leg.

He said “Don’t touch to the mouth if the horse is not responsive to the legs” and I think this is the whole thing! Zig zagging the mouth of your horse will only ruin him if your horse is not in front of your legs and if you don’t know why you are doing what you are doing!

For horses that pull he said “you never got to move his hind legs, pulling is something that humans teaches to horses I never bother teaching them.”

On the ground work “I move your feet but you never move mine!”

We also had a lot of fun watching “The cow and cowboy game” which I will explain in a future article. Anyway I had fun comparing the two masters as the important thing is to have a happy horse with a good mouth who is responsive, attentive, straight, forward, etc.

Posted in Natural Horsemanship, Uncategorized | Leave a comment

Clinic in the center of Anatolia in Eskisehir (heart of thoroughbred breeding)

In September this year I was invited to teach staff and students within ERASMUS Mobility program of the European Union to Eskisehir Osmangazi University vocational school of Mahmudiye.

IMG_0023

IMG_0025

DSC_8382

Eskisehir is a small, beautiful but very modern university city in Turkey. Mahmudiye, where the riding school located is about 50 km to Eskisehir.

This was an honor for me as for the first time in Turkey somebody introduced natural horsemanship techniques and classical dressage and horse training methods to the academic level. From year 2013 and on natural horsemanship techniques will be part of the academical curriculum.

I would like to tell you more about this university and the education system. Turkey is a country with a large young population and horse sector represents a growing sector for employing the young generation. If you want to go to the university in Turkey you need to pass some exams.  According to the points you get you are entitled to study in the section which you preselected in advance.

Most of the students who come to this school have never even been close to a horse before! As this exam needs to be taken by students all over Turkey, sometimes you have kids coming from eastern part where the level of income is extremely low.

Some of them are really born to be horsey people but some have no idea where they land! This is a 2 years vocational school where you learn about a little bit of everything such as anatomy of the horse, shoeing, nutrition, basic veterinary help, horse care, stable management, horse handling, lunging, riding, etc.

Employment opportunities are normally provided by race horse breeders, riding clubs, private breeders etc. In the horse industry qualified labor work is very important because those are the people who handle valuable race horses and show jumpers.

This school is created in 2007 and it is the first school of its kind. The capacity of the school is 30 students. Till than there were no such school before. The know –how would pass from father to son. Even though riding is in our ancestor’s genes many things were taught wrong and it went on like that from father to son sometimes in wrong ways.

What is good about this school is that you don’t have to be rich in order to be able to study in such a school as it is Belgium. Because in Gesves (Belgium) if you want to pursue this kind of education you must own a horse and participate courses with your own horse.

Those students who choose to come to this school are fascinated by horses to start with but nothing else and they want to make their living with it. They are not fascinated by the cups or the ribbons or the fancy outfit with shiny boots etc… They just love horses and are attracted by them first of all!

And what moved me the most was their simplicity, good heart, smiley faces, and eagerness to learn even though some of them  are coming from families with such little income to live you have no idea!

One of those kids has a story with the following grey mare that touched me. In his hometown in the eastern part of Turkey he had caught a young wild horse. As he didn’t have a stall to put him in, he attached the horse to a tree with a very long rope. This horse lived up to 4 years old with him there and they kind of became friends. Than he won the university entrance exam and finished this vocational school which lasted 2 years.
1387978_10151921568332192_358681332_n (1)

1388508_10151921568347192_571689338_nHe loved this horse but as he didn’t have any money neither his family to feed the horse he didn’t want to leave him there. He wanted to bring him with him to the school but he didn’t have any money to pay the transport from east to center Anatolia. He worked the whole summer on a building site to be able to raise enough money for the transport. Once he had the money he organized the transport and had his horse come over and gave him to the school. Now he is employed by the neighbor farm where they breed race horses. So he can see his horse whenever he wants.

This horse had no education and very little contact with humans. He said she was 4 years old. The last day of my clinic I worked with her a little bit. She was a pony size very vivid, playful, cute little horse. She had difficulty in concentrating to her work. She was not enough mature mentally yet! The school has also a project for the integration of wild mountain horses into sports horses. Especially those little horses would be perfect for kids!

Anyway I am really grateful and had a great time with real horse lovers and was impressed by the dedication of school teachers and the director of this school and am really happy to have signed a FIRST for the horse world in Turkey.

 

 

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Luciana Diniz riding in Grand Prix with no bridle

http://www.youtube.com/watch?v=ysBQ23DmL0U

Posted in Uncategorized | Leave a comment